E-mail: bilgi@delilerveveliler.org.tr    |    Tel: 0 (212) 230 97 54    |    GSM: 0 (539) 719 19 59

Orhan Üsküner, 61, Ressam, Sahaf, İşçi Emeklisi

Deliler ve Veliler Derneği > Uncategorized > Orhan Üsküner, 61, Ressam, Sahaf, İşçi Emeklisi
  • ahmet
  • 1 Yorum

“Her günün bitiminde ve gecenin yarısında ruhun beden terk edişleri gerçekleşirdi. Bu bir taraftan seni korkuturken bir taraftan ise iç huzuru verirdi. Ruhunun gezdiği alemlerse bambaşkaydı. Bu aleme hiç benzemiyorlardı. Gecenin bitiminde günün başlangıcında ruhun bedene dönerdi. Bu dönüşlerde tek rehberin ise Rabbine olan inancındı.”

Kahvehanemizin sessiz müdavimlerinden Orhan ağabeyimiz günde üç dört kez kahvehaneye uğrar. Geldiğinde bir köşeye geçer, sessiz sedasız çayını içer sonra da kimseden selamını eksik etmeden çıkar gider. Elinde çok farklı dillerde yazılmış kitaplar, panolar ve resimli kataloglar olur. Onun geldiği her gün güzeldir ve her gün gelir Orhan ağabey. Bizi hiç merakta bırakmaz.

Orhan ağabeyin hikâyesi köydeki mutlu çocukluğu ve on yaşında İstanbul’a hiç gelmek istememesi ile başlıyor. “Bırak beni anne burada çoban olayım dedim; olmadı” diyor. Köyden İstanbul’a geldiğinde beş yıla yakın bir zaman Eminönü’nde terzi yamaklığı, daha sonra hazır giyim işçiliği, dericilik; askerlik dönüşü sokakta kitap satışı, sigorta pazarlamacılığı gibi bir çok iş dalında çalıştığını anlatmaya başlayan Orhan ağabey durup özür diliyor bizden “Biraz konuları dağıtabilirim ama bu benim rahatsızlığımın doğasında var” diyor ve kapalı alanlarda pek duramadığından bahsetmeye başlıyor. Sıkıyor onu kapalı alanlar; ruhunu sıkıyor. “Ama,” diyor, “Kendime, aileme, topluma faydalı biriyim. Benim rahatsızlığımı yaşayanlar genelde ailesinin değil sülalesinin bile başına dert oluyor. Bende öyle bir şey olmadı bugüne kadar. Belki görünüşüm biraz sert olabilir ama yumuşacık yüreğim var. Yalnızlığım beni yalnız bırakmıyor. Hep yalnız oturmayı seviyordum çocukken. Köydeyken bile arkadaşlarım ve yaşıtlarım beraber oynarken ben yalnızdım. Kendi oyuncağımı kendim yapardım; ama mutluydum hem de çok mutluydum. Köyde mutluydum; gelmek istememiştim buraya ama annem getirdi” diyor. Düşüncelerinin serbest akışına dokunmadan dinliyoruz Orhan ağabeyi.

Otuz yıldır tedavi gören ve kırk beş yıldır halk arasında adı ‘delilik’ olan şizofreni rahatsızlığı yaşayan Orhan ağabey 4 Nisan 1988’de ilaç kullanmaya başladığı tarihi doğum tarihi olarak kabul ediyor. Ondan önce gerçekdışı bir dünyadaydı. Sonra yine gerçekdışı dünyaya geçişleri oldu fakat durumunu fark edip frenlemeyi de bildi. Bu durumla baş etmek için bir takım teknikler buldu kendi kendine. Terapilerde de öğrendi bazılarını. Rahatsızlığı uyuyamama veya çok uyuma, iç sıkıntısı ve nöbetler üzerinden kendini gösteriyordu. “Yani kırk beş yıldan bugüne kadar senede en az on yıl nöbet geçirdiğimi düşünürsek dört yüz elli nöbet yapar. Bu nöbet ne kadar sürüyor? Bir saat mi, bir saniye mi ben de bilmiyorum doktorum da bilmiyor” diyor Orhan ağabey. Doksan bir yaşındaki annesiyle birlikte yaşayan ve onun her türlü ihtiyaçlarını karşılayan Orhan ağabey normal hayatını sürdürebiliyor ve hep yinelediği cümleyi bir kez daha söylüyor: “Kendime, aileme, topluma faydalı biriyim. Bunu da biliyorum”

Doktora gittiğinde “Kendini evliya gibi hissediyor musun?” dermiş doktoru. O da “Kafayı yediğimi biliyorum ama henüz o kadar değil” diye cevap verirmiş. Hangi tımarhaneye gitsen adım başı peygambere -haşa- rastlarsın diyor. Hem gülüyoruz hem düşünüyoruz. Kendisine, zihninin içinde neler yaşadığını, onu diğer insanlardan ayıran şeyin tam olarak ne olduğunu merak ediyor ve soruyoruz. Cevap beklediğimiz yerden geliyor. Sonsuzluğu hayal ve idrak edebildiğini, bunu idrak ettiğinde aslında yok olduğunu anlayıp dünyadaki yaşamın sanal olduğuna vardığını dile getiriyor. Kendi kendine düşünerek varıyor bunlara ve zihninden ezbere bir metin okuyor: “Her günün bitiminde ve gecenin yarısında ruhun beden terk edişleri gerçekleşirdi. Bu bir taraftan seni korkuturken bir taraftan ise iç huzuru verirdi. Ruhunun gezdiği alemlerse bambaşkaydı. Bu aleme hiç benzemiyorlardı. Gecenin bitiminde günün başlangıcında ruhun bedene dönerdi. Bu dönüşlerde tek rehberin ise Rabbine olan inancındı.” Bu söylediklerinin astral seyahat olduğunu doktora gitmeye başlayınca anlamış Orhan ağabey. Uykuya geçtiği zaman sabaha kadar canlı yayın hiç bitmezmiş. İstese yapabileceği bir şey değilmiş.

Kendisi hemen hemen her gün kahvehaneye uğruyor. Günde üç dört defa geldiği de oluyor. Geldiğinde bir iki tane çay içiyor. Evine yakın ve sessiz sakin olduğu için tercih ettiği mekânlardan birisi burası. Buraya gelerek çevre ediniyor. “Hep para kazanmak olmaz. İnsan kazanmak da para kazanmak gibidir. Hepimiz birbirimize muhtacız, bu bir gerçek” diyor. Elli bir yıldır aynı mahallede, kırk iki yıldır aynı apartmanda oturuyor. Üç senedir Küçükmustafapaşa’daki Deliler Kahvehanesi’ne geliyor. Balat’taki ilk kahvehane ile (eski adı Derviş Baba) şizofreni derneği başkanıyla beraber Ali Denizci’yi görmeye gittiğinde tanışıyor. Altı yedi senedir tanıdığı Ali ağabeyin yüreğinin çok büyük olduğundan, insanları bir araya toplama işini çok iyi yaptığından ve çok zor bir işi başardığından bahsediyor.

Toplumun, hakkında çok da doğru bilgiye sahip olmadığı şizofreni hastalığını birebir yaşayan ve kontrol altında tutabilen Orhan ağabey ile konuşuyoruz biraz. “Yaşadığım rahatsızlık düşündürücü, güldürücü, üzücü. Doktor düşünüyor, toplum gülüyor, ailem üzülüyor” diyor. “Bize ilaçları deneme yanılma yöntemiyle veriyorlar. Aldığım ilaçlar beynin kimyasını ciddi şekilde değiştiriyor. İlacımı kullanmazsam bir hafta ile altı ay arasında dünyam tersine dönmeye başlar ve hastalığım eskisinden daha beter olur ve şu anki kaliteyi bir daha yakalayamam. On beş sene öncesinde günde yirmi tane psikiyatri ilacı alıyordum- yani günde beş vakit dörder tane. Şimdi iki tane ilacım var sadece. Bu kaliteyi tutturdum; kaybetmek istemiyorum. O hem cehennem hem cennet olan hayatı tekrar yaşamak istemem” diyor.

1980-2000 yılları arasında Nişantaşı’nda çeşitli adreslerden topladığı Fransızca ağırlıklı yabancı kitapları satan Orhan ağabey kendini biraz sahaf biraz ressam olarak nitelendiriyor. Yaptığı işi iyi yapmasına yapıyor ama rahatsızlığından ötürü hep işlerinin yarım kaldığından bahsetmeden edemiyor. Dile kolay, İki yüz kadar iş değiştirmiş bugüne kadar. “Bölünme olduğu için bir iş yaparken başka bir iş gelirdi aklıma ona geçerdim” diyor Orhan ağabey ve ekliyor “Sağlıklıysam bir haftalık belirlediğim hedefe bir ayda varıyorum. Sağlıklı bir insan günde on iki saat çalışabilir ama ben üç saat çalışabiliyorum. Benim durumumda olanlar da çalışabilir. Tüketici konumundayız biz aslında. Fakat tüketecek bir şeyimiz olmadığı için kendimizi tüketiyoruz, o da bir gerçek. Biraz durakladıktan sonra şunları eklemeden edemiyor: “Nasıl görme engelliye görmenin nasıl bir şey olduğunu soramazsanız, ruhsal hastalık yaşayan bir insan da sağlıklı bir yaşam nasıl yaşanır bilemez. Bunu ben bilmiyorum; ama merak ediyorum.”

Eskiden beri pek konuşmayan ve beş yıl öncesine kadar akşam saat 20.00’dan sonra karanlıkta dışarı çıkamayan Orhan ağabey, mahallenin pek tekin olmamasına rağmen şimdi gece 00.00’a kadar dışarıda takılabiliyor ve kahvehane ile ilgili hislerini anlatmaya devam ediyor: “Burayla tanışmadan önce hayatım daha kısıtlıydı. Daha dar bir alanda yaşıyordum. İki yıl evden dışarı çıkamadım. Bakkaldan sigaramı alıp eve kapanırdım kulağıma sesler geldiği için. Ses de konuşma sesi değil. Arabaların motor sesinden rahatsız olurdum. Veyahut da hava günlük güneşlik olduğu zamanlarda bile gök gürültüsü sesi duyardım. On yıl Fatih semtinin dışına çıkamadım. On beş yıl İstanbul’un dışına çıkamadım” diyor.
İlaçları devlet tarafından karşılanan, emekli maaşı ile geçinen, barınma, giyinme, karnını doyurma gibi dertleri olmayan Orhan ağabeye kahvehanenin bir katkısı olup olmadığını sorunca hepimizin her gün beslendiği en iyi yardım etme modelini hemen söyleyiveriyor. “Buranın bana baya katkısı oldu. Arkadaşlarla oturup sohbet ediyorum. Sizlerle oturup konuşmak terapi yerine geçiyor benim için. Bu röportaj bile şu an terapi benim için. Doktorum da söylüyor, başka yerlerde de okumuştum: “En iyi terapist arkadaştır.” Yardımın, bir insana dokunmanın en saf boyutu ile karşı karşıya kalıyoruz Kendisiyle yaptığımız sohbette. Her gün kahvehanede butiğe, kahvehane mutfağına, aşevine, erzak dağıtımına gelen insanlar meğer ihtiyaç sahiplerinden çok birbirlerine yardım ediyorlarmış.

Rahatsızlığı yaşayan kişinin geçmişinde hastalık hikâyesi varsa ilaç kullansın veya kullanmasın iyilik halini göstermesine remisyon deniyor. Orhan ağabey şu anda o durumda. Hasta falan değil. Atlattı birçok şeyi. Ateşten bir yolda yürüdü otuz yıl. Sürekli değil ama zaman zaman canı yandı. Çok acılar çekti ama bunu genelde belli etmemeye çalıştı. Topluma olan inancını hiçbir zaman yitirmedi.

“Bazen hatlar kopuyor. Ne diyorduk” diyor ve toparlayıp biz sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Siz de Orhan ağabey ile çay eşliğinde kâh divan edebiyatından kâh Arjantin coğrafyasından, bazen eski Rum eserlerinden bazen de insanların inanç sistemlerinden konuşurken kendinizi uçuşan bin bir renkli fikirler dünyasında bulabilirsiniz. Korkmayın; düşmezsiniz. Elinizden Orhan ağabey tutar.

Yazar: ahmet

Bir cevap yazın

1 Yorum